asrı saadet
asrı saadet sizce ne demek, asrı saadet size neyi çağrıştırıyor? tıklayın paylaşın

Peygamberimizin dönemi

( Bakiniz:peygamber, peygamber efendimiz (s.a.v))

hanci
200305111062530

yukari

Asr-ı Saadet Geride değil, Yukarımızda!

Ömer Baldık

İçinde yaşadığımiz toplumda, dine ait meseleleri halk içinde konuşabilmek zordur, malûm. Ama özel ortamda da olsanız, karşınızda ‘millî eğitim’den aldığı eğitimle yetinmiş biri varsa, yine işiniz kolay değildir. Bu müzakereden sonuç almanız için, karşınızdakinin paradigmasına yönelen ve tabiî kendi paradigmanızı da açığa çıkaran bir üslup seçmelisiniz. Aksi takdirde, bırakın ortak bir noktayı, birbirinizi anlamanız bile hayli zor olur.
Bu tür bir münazarada işi daha zor olan taraf, dindar insanlardır kuşkusuz. Çünkü günümüzde hâkim paradigma Batılı modern düşünce olduğu için, hem karşı tarafın düşünce yapısını çok iyi bilmek ve çelişkilerini ortaya koyabilmek; hem de kendi değerlerini karşı tarafa aktarabilmek zorundadır. Atlanacak engel sayısı ikidir yani.
Asr-ı Saadet neden uzakta algılanıyor?
Diğer meseleler gibi Asr-ı Saadet meselesinden bahsetmenin de böyle bir zorluğu var herşeyden önce. Sıradan biriyle bu meseleyi konuşmaya kalktığınızda, hemen o kişinin zihninde bulunan iki devâsâ engelle karşılaşırsınız. Bir kere, bu coğrafyanın ve bu toplumun en azından ilk doğuşunda rol almadığı bir medeniyetten; ikincisi, bugüne göre çok uzak bir geçmişten söz ediyorsunuzdur. Bu şartlar altında hain olarak görülmeniz ihtimali, yüksek sesle dile getirilmeyecek olsa bile, vardır. Ya da en azından kendi millî kültürüne yabancılaşmış veya geçmişte yaşayan (gerici) biri olarak değerlendirilebilirsiniz çok rahatlıkla.
Kuşkusuz, size yapıştırılan bu yakıştırmalar, kendi içinde belli değer yargıları taşır. Bir yanda Fransız İhtilâliyle gün yüzü gören günümüz milliyetçiliği, diğer yanda pozitivist felsefenin bir ürünü olan tarihselcilik, bu yakıştırmaların altından göz kırparak ‘biz buradayız’ derler âdeta. Bunlardan ilki, yani milliyetçiliğin en belirgin özelliği dışlayıcılık olduğu için, ırk ve coğrafya temelli bir millî kültür merkeze alınarak, iyi ya da kötü başka herşey temas edilemeyecek bir mesafeye göç ettirilir. Tarihselcilik de, tarihi belli yasalarla birbirine eklemlenmiş uzun bir zincir olarak gördüğü için, geçmiş zamanları (sırf önceki bir tarihte yaşandı diye) sizden uzaklaştırdıkça uzaklaştırır.
Peki, bu durumda, Asr-ı Saadet’i uzak diyarlardan buraya, ondört asır önceden şimdiye, yani ‘burada ve şimdi’ye nasıl getireceğiz? Bu düğüm nasıl çözülecek?
Sorun ‘yol’da!
Sizi rahatlatacak birşey söyleyeyim hemen: Aslında o kadar uzak bir yol değil bu. Yolun uzunluğu, yolu bu şekilde inşa edenlerden kaynaklanıyor sadece. Yani, çizilen bu yol tamamen hayal ürünü, modern bir tarihçi inşası, o kadar. Ve ulaşmak için değil, uzaklaştırmak için yapılmış. En azından bizim için.
Çünkü, biz biliyoruz ki, modern tarih şimdiden geçmişe bakan, yaşanan birbirinden bağımsız olayları belirli bir ana eksen seçerek hizaya sokan, tasnif eden ve bu olaylara belirli bir yön kazandıran bir tarihçi inşasıdır. Amaç, bu inşa ile bugünü meşrulaştırmak ve bugünün siyasetinde etkili olmaktır. Bu inşanın en belirgin vasfı ise, insanı kaçınamayacağı bir çerçeveye, âdeta belli bir kadere mahkûm etmesidir. Zira, tarihi belli yasalara oturttuğunuzda, insan iradesi diye birşeyden söz edilemez. Toplumsal şartların mahkûmu bir insan çıkar karşımıza.
Öte yandan, tarihin hep ileri doğru hareket ettiği varsayımı da bu mahkûmiyete ilave bir katkı yapar. Çoğu düşüncesinden haz etmediğimiz Nietzsche’yi bile isyan ettiren bir husustur bu. Nietzsche, Hegel’in ‘erdem’i ‘insanın tarihin üzerine yüklediği sorumluluğu yerine getirmesi’ şeklinde tanımlamasına bu yüzden şiddetle karşı çıkar. Ona göre, asıl, bilfiil yaşayan insanı ‘burada ve şimdi’ sarmalamayan—tarihin dayatmaları dahil—herşeye karşı çıkmaktır erdem.
Bütün bunlar da gösteriyor ki, ilerlemeci tarih anlayışı, bir yandan Asr-ı Saadet’i geçmişin karanlıklarına itelerken; diğer yandan—Nietzsche’yi haklı çıkartacak şekilde—asla insanı kuşatamaz, ona hitap etmez, onu sarmalamaz, onun yaralarına merhem olmaz.
Son tahlilde, bu ‘yol’un aklı başında kimseye bir faydası yoktur, anlayacağınız. Tarihi bir totalite içine yerleştirerek, ‘burada olan’ı ve ‘şimdi yaşanan’ı tarihî silsile içinde önemsizleştirir ve insanı tarihin pasif nesnesi yapar; hepsi bu!
Kıssaların öğrettiği tarih
Neyse ki, İslâm, Asr-ı Saadet ile bugünün insanı arasında ilişki kurmak için böylesi bir tarih inşasına başvurmaz—zaten, tabiatı da buna izin vermez.
Böylesi bir tarih inşasının İslâm’da yeri olmadığının en açık delili, Kur’ân’da yer alan peygamber kıssalarıdır. Bu kıssalarda, malûm, peygamberlerin gönderildiği topluma tebliğ ettiği mesaj ile o toplumun buna verdiği tepkiler anlatılır. Nazarlar, sürekli olarak, fıtratı tasdik ya da bozma anlamına gelen iman-küfür ekseninde tutulur. Ve az sayıda kurtulana mukabil çoğunluğu yakalayan kötü son ile bugünün insanı uyarılır.
İşte, Kur’ân’daki—deyiş yerindeyse—bu tarih anlatım tarzı, asla modern tarihçinin yaptığı türden bir tarihî silsile üzerine oturmaz; sadece ‘döndürülen günler’den birinde iman ve küfür arasında yaşanan gelgitlerin fotoğrafı sunulur. Böylece, hem ilginin tarihsel seyre ve tarihin maddî şartlarına kayması önlenir; hem de hangi çağda yaşarsa yaşasın bu anlatıma muhatap olan her bir insanın kendi durumu ile o gün arasında bir irtibat kurması sağlanır. Âdeta, anlatılan kıssa, her çağın insanına kendi tabiatında (ontolojik varoluşunda) yaşadığı sorgulamalara cevap olsun diye, ilâhî bir projektörle aydınlatılarak, seyyal bir ‘bugün’e taşınır.
Dolayısıyla, Kur’ân’da anlatılan tarih, geçmişte değil; ‘bugün’de, kendi toplumumuzda, hatta kendi içimizdedir.
Nitekim, meselâ, hepimizin içinde firavunvari bir nefis yok mudur sizce? Ya da Ashab-ı Kehf’in kendisinden kaçtığı zalim bir toplum, sadece geçmişte mi vardı? Veya hak ve adaleti ayaklar altına alan kavim, bir tek Şuayb’ın kavmi miydi? Peki ya, Vâhid bir Allah’a inanan ama—ilâhî otoriteyi paylaşmak ve kendi kurulu sistemlerini devam ettirebilmek için—Ehad bir Allah’ı inkâr eden ‘Kureyşliler’imiz yok mu bugün?
Velhasıl, Resûl-i Ekrem’in(a.s.m.) diliyle bize bildirilen Allah Kelâmı olarak Kur’ân, bu üslubuyla, tarihi bir ibret, bir muhasebe, bir ölçü, bir uyarı vesilesi yapar, bir tarih-üstü maksadın aracı hâline getirir, her zamana ve herkese hitap eder bir seviyeye yükseltir. (Zaten, Kur’ân’ın Kelâmullah olduğunun önemli delillerinden biri de budur; yani zaman-üstü oluşudur. Bununla birlikte, âyetleri ‘o zamanki’ inme sebeplerini araştırarak anlamaya gayret eden ‘esbab-ı nüzul’ yaklaşımının, eğer dikkat edilmez ise, tarihselciliğin indirgemeci rüzgârına kapılma gibi bir riski ihtiva ettiğini; bunun esbab-ı nüzul yönteminin zaafından değil, bizim zaafımızdan kaynaklandığını da akıldan uzak tutmamak gerekmektedir).
Çok önemli başka bir nokta da, bu zaman-üstü hitaba, ancak—en asgarî bir şart olarak—kendi varoluşlarını aktif bir şekilde sorun edinen fertlerin muhatap olabileceğidir. Yani, bu dünyaya doğan her insan, çevresine bakıp, kendisinin ve başka insanların güç yetiremeyeceği hikmetli, düzenli, temiz, her an yenilenen bir kâinatı gözlemledikten; ve acizliğini, fakirliğini, ölüm hakikatini... idrak ettikten sonra; ya da bu idrak, bu kavrayış ve arayış ile birlikte Kur’ân’ın kıyısına yanaşır. Dolayısıyla, aktif bir arayıcıdır o—‘insanlık tarihi’ diye muğlak, tek tek fertlere söyleyecek birşeyi olmayan, üstelik ölüm gibi hayatın temel gerçeklerini de ıskalayan bir tarih inşasının pasif alıcısı değil!

Asrı Saadet: Gerçek bir ideal ya da ideal bir gerçek
İşte, Asrı Saadet, ancak böylesi bir arayıcının gerçek anlamda bulabileceği, bulduğuna da hadsiz memnun olacağı bir altın devirdir. Zira o şahit olur ki, bu devirde hem tek tek, hem de topluluk olarak insanlığın en yüksek durumları gerçekleştirilmiştir. Örneğin, adalet küçük bir gruba ya da zengin bir zümreye has kılınmamış; (namaz vakitlerinde) pazarda tüccarların tezgâhlarını kapatmayacakları kadar yüksek derecede bir güven ortamı tesis edilmiş; fakirleri zenginlerin kölesi yapan faiz yasaklanmış; ticarette suistimallerin önlenmesi adına alışveriş yaparken kıyasıya pazarlık yapılmış, ama ihtiyaç sahibine istediği bolca verilmiş; iş için ev hayatı önemsizleştirilmemiş; suç sadece suçu işleyenle sınırlı tutulmuş; ve ilginçtir, dinde aşırı gidilmemiştir. Yani, semavî ile dünyevî, beden ile ruh, dünya ile ahiret arasında dengeli bir ilişki kurulmuştur.
Bu devrin incisi Resûl-i Ekrem(a.s.m.) de, Allah’ın elçisidir, ama sahabilerin her an yanlarında ve yakınlarında buldukları ‘içlerinden’ bir insandır aynı zamanda. Onun kendisini diğer insanlardan ayıracak özel giysileri yoktur. Herkes gibidir; hatta herkesten daha az gösterişlidir. Bu, onu krallar, padişahlar gibi sadece kendi zamanına hükmeden ve sadece yaşadığı dönemi olabildiğince tarihsel bir fırsata dönüştürmüş bir tarihsel kişilik olarak değil; her anımızda yanımızda olan, her hâlimizde bizimle hemhal olmaya açık bir ‘güncel’ karakter olarak algılamamızı gerektirir. Buna göre, Asr-ı Saadetin diyaloglarını, ‘olup bitmiş,’ ‘kendi yöresinde ve döneminde kalmış’ tarihsel replikler olarak değil, şimdi ve burada fıtratımızda sürekli tekrarlanan, her an yeniden yeniye tazelenen, her günün sabahında yenilenen bir insan yaşantısının detaylarını temsil eden canlı yaşanmışlıklar ve sızısını şimdi hissettiğimiz bıçak-sırtı durumlar olarak ‘okumak’ gerekir.
Meselâ, Allah Resûlü’nün yanında hiçbir dinar ve hiçbir dirhemin akşamlamamış olmasının, eğer elinde fazla bir mal olursa onu muhtaç olan kimseye vermedikçe evine gelmeyişinin, bize söylediği hiç mi birşey yok? Aynı şekilde, ayakkabılarını kendisinin onarması, elbisesini yamalaması, gerektiğinde evi süpürmesi ve yemeklik et doğramasında, uzun süredir mutlu bir aile hayatından mahrum olan bugünün erkeği için örnek alınacak birşey yok mu gerçekten? Ya da düğün ziyafetine icabet etmesi, hastaları ziyaret etmesi, cenazelerde hazır bulunması ve “Meclislerinizde sizden biriniz bir başkasını kaldırıp da yerine kendisi oturmasın” buyurması, bugünün şirazesi bozulmuş sosyal hayatının düzeltilmesinde hiç mi rol alamaz? Akrabalarına sıla-yı rahim yapmasında, ama onları fazilet itibarıyla onlardan daha üstün olan kimselere tercih etmemesinde, bugün en azından herkesin yakındığı ‘kayırmacılık’ hastalığının çözümü yok mu? Fakirliğinden ve kötümserliğinden dolayı hiçbir fakiri hakir görmemesi ve hiçbir padişaha da padişahlığından dolayı itibar etmemesi, bugünün makam-mevki düşkünleri, ‘adamına göre muamele’ yapanları için doğru bir örneklik teşkil etmiyor mu?
Şu halde, Asr-ı Saadet’i sık sık duyduğumuz ‘1400 yıl öncesi’ gibi tarihsel uzaklaştırmalarla değil; şimdi ve buradaki yaşantımız, çelişkilerimiz, tereddütlerimiz ve sorularımızın en fazla ‘o zamanlar’ın ‘şimdi’sinde temsil edilmiş ‘örnek karşılıklar’ı olarak hissetmemiz gerekiyor.
Ve bilelim ki, yine Asr-ı Saadet, bütün zamanlarda aynı temel ontolojik donanıma sahip insanlar arasında gerçekleştirdiği ferdî ve toplumsal başarılarıyla, bizim gerimizde değil, olsa olsa yukarımızdadır. ‘Geçmiş’ değil, gelecektir önümüzde; hedefimiz, idealimizdir.


( Bakiniz:peygamber, kapı, ırak, iman, pan-islâmizm, dünya, din, allâhü teâlâ, aşk, nil, yol, insan, akıl, hedef, kültür, dil, özel, ırmak, inci, namaz, küfür, ashâb-ı kirâm, kader, kazâ, kelâm ilmi, rasûl, acı, gül, siyaset)

hanci
200305111062709

yukari

Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber